|
|
|
|
|
|
||
|
GO Terimleri | Murphy'nin GO Yasaları | GO ve Felsefe | GO ve '3 Oyun' | GO Tahtası | Şibumi | Spiral GO Oynama Adabı | GO, Zeka ve Çocuklar | GO'da Nasıl Daha İyi Olabilirsiniz? | GO Şiirleri | Anasayfa |
||
|
SPİRAL
Televizyon kameraları ve
nefeslerini tutmuş izleyici topluluğu, başını ellerinin arasına almış adamı
izliyorlardı. Adamsa önündeki satranç tahtasına kilitlenmiş gibiydi sanki.
Yarı kapalı gözlerini ardına kadar açıp önündeki şahı eliyle devirip ayağa
kalktı, yenilmişti. İki hamle sonrası mat kesindi.
Büyük satranç ustası Kasparov
sinirle ve hırsla yarışma yerini terk ettiğinde, Deepblue ekibi bulundukları
odada sevinçle ayağa kalkıp birbirlerine sarılmışlardı. Sonunda yıllardır
hayal ettikleri şeyi gerçekleştirmişlerdi.
Bir bilgisayar sonunda büyük
satranç ustasını yenmişti.
Her ne kadar büyük usta Kasparov,
basına verdiği demeçlerde bilgisayarın bir insan tarafından
yönlendirildiğini iddia edip oyun bozanlık etse de, bütün bilgisayar ve
satranç otoriteleri bu gerçeği kabul etmişlerdi.
Bilgisayar dünyasında bu gelişme
ayakta alkışlanmıştı. İşte sonunda bilgisayarlar büyük ustayı yenecek düzeye
gelmişlerdi. Gelmekte olan zaman bilgisayarlarındı. Yapay zeka zamanla
insanların yerini alacaktı.
Şöhrete ermiş bilgisayar HAL
gibi, insan dudaklarını okuyabilecek ve hatta kendi kişiliğine sahip olacak
bilgisayarlar çok uzakta değildi. Her şeye bir adım kalmıştı.
IBM 'in göz bebeği ve gururu
Deepblue, onu ayakta tutan ekibin gururlu bakışları arasında çektirilen
fotoğrafın tam ortasında, öylece hareketsiz duran metalik bir kutudan başka
bir şeye benzemiyordu. Oysa Deepblue 256 paralel işlemcisi ve onu ayakta
tutan ekibiyle gerçek bir işlemci devdi.
Özel olarak C dilinde yazılmış
satranç programını AIX işletim sistemi altında çalışırken basit kuralları
uygulardı. Her bir taşa puan verirdi (piyon 1, vezir 8 ve tabi ki şah sonsuz
puan). Sonra pozisyon üstünlüğüne bakardı. Yeni modifikasyonlarla gambitleri
yutmayacak bir kurt olmuştu. Saniyede 200 milyon hamleyi hesaplarken hep
sessiz çalışırdı. Sıra kendisine
Bütün bu devasa özelliklerine
rağmen o sessizdi. Sadece ara sıra hızlı sabit disk kafalarının hareketi
sırasında Deepblue' dan ses çıkardı.
Deepblue ekibi ona yaşayan bir
varlık olarak bakarlardı. Bir mağazadan alabileceğiniz sıradan
bilgisayarların çok ötesinde özel yapım bir bilgisayardı ve yaratıcısının
dediği gibi "Deepblue'nun bir kişiliği vardı".
IBM şirketi fazladan bir
elemanın masrafına bile tahammül edemezken, (dünyanın en cimri şirketi
olarak bilinirdi) Deepblue için hesapsız milyonlarca dolar akıtmaktan
çekinmiyordu. Bu sadece bir reklam, halkla ilişkiler ya da imaj olayının
ötesinde, IBM için bir gurur meselesiydi. Kendi odasında aptalca golf oyunu
oynamak dışında tüm zamanını çalışarak geçiren CEO' nun
Üniversiteli asistanları andıran
Deepblue ekibini kendi ofisinde karşısına alıp, onlarla savaşa giden
askerleriyle konuşan bir general edasıyla konuşurdu. Bu her hafta Cuma günü
tekrar eden can sıkıcı bir şeydi, mutat toplantılar işte...
Altında "I love Grand Master"
yazan bir Kasparov resminin hemen önünde durarak konuşmuştu.
"Kasparov' u dizlerinin üstüne
çöktürün, ben de size dünyayı vereyim. Acıma yok, merhamet yok!
Bilgisayarlara modern oyuncaklar olarak bakan o ukalalara haddini
bildireceğiz. Bu bir savaş. Kan istiyorum çocuklar, bol kan istiyorum.
Kasparov' un kanını istiyorum" demişti bir seferinde.
Kaliteli filtreli kahvelerin
içildiği molalarda ayak üstü yapılan şakalarda denildiği gibi o IBM 'in
delisiydi ama herkesin kabul ettiği gibi başarılı bir deliydi. Son birkaç
yılın bilançolarına bakan herkes bunu görebilirdi, "Well done CEO".
Bu fazla trajik ve kanlı
tiratları dinlemek zorunda kalan ekip de Kasparov' u yenmek istiyordu fakat
onların amaçları fazla ihtiraslı bir Romalı generale benzeyen CEO' nunkinden
oldukça farklıydı. Kasporov' u yenmek demek sadece yaptıkları bilgisayar
sisteminin ve programının başarısını ispatı demekti. Eğer onu yenebilirlerse
yaptıkları sistem çalışıyor demekti, yok eğer yenemezlerse sistemlerini
geliştirmeleri gerekiyordu. Böyle basit bir mantık ile hareket ediyorlardı.
Hiç birinin fason Romalı general görünümlü çatlak CEO' nunkiler gibi Sezar
benzeri ihtirasları yoktu.
Daha önce iki kez Kasparov' la
karşılaşmışlardı. Hem IBM 'in önerdiği yüklü miktar hem de basının kopardığı
gürültü yüzünden Kasparov karşılaşma teklifini hemen kabul etmişti. Kasparov'
a önerilen miktar basına hiç açıklanmamıştı ama sızan haberlere göre
Kasparov' a Deepblue ile karşılaşması karşılığında 600 bin dolar teklif
edilmişti. Bu rakam Kasparov galip gelse de gelmese de ödenecekti. Görünürde
Kasparov' un yitireceği hiçbir şey yoktu. Hiçbir seferinde bilgisayarı
ciddiye almamıştı. Bir bilgisayarın kendisini değil yenmek, zorlayacağı
ihtimalini bile aklından geçirmemişti.
Ama Deepblue zorlu çıkmıştı işte
ve üçüncü karşılaşmalarında Kasparov' u yenmişti. İlk karşılaşmalarında
Kasparov yenmiş. Altı ay sonra yapılan ikinci karşılaşmada berabere
kalmışlardı. Üçüncü maç teklifini Kasparov kabul etmek zorunda kalmıştı
çünkü Muhammet Ali gibi konuşan hırslı CEO, "bu sefer kesin yeneceğiz"
demişti. Böylesi bir durumda savaştan kaçmak yenilmekle aynı anlama geleceği
için "korkak" olmamak adına kabul etmişti.
Yeni eklenen daha hızlı paralel
işlemciler ve "akıllı algoritmalar" içeren yeni SATRANÇ yapay zeka
programıyla Deepblue artık "yenilmez" olmuştu. Karşılaşmaya hazırdı.
Oyunun sonlarına doğru, Deepblue
sağ kanattan şah kalesi ve vezirle güçlü bir saldırıya geçince Kasparov 'un
savunması buna karşı koyamamıştı. Sol kanattan sinsice gelen atın ölümcül
dansı da işin cabası. Şah mat!
IBM binasında yapılan muhteşem
kutlama töreninde bolca şampanya, havyar ve gurur vardı. Her yere insan
boyunda büyük satranç taşları konulmuştu.
Zafer sarhoşluğu içinde olan
CEO, katıldığı bütün toplantılarda gururla yaptıkları başarıdan
bahsediyordu.
Her şey büyülü bir hava içinde
geçerken bir basın toplantısında bir gazetecinin sorduğu soru her şeyi
başlattı. Çıtı pıtı bayan Japon gazeteci oldukça berbat bir İngilizce ile
CEO 'ya şunu sormuştu.
"Deepblue'yu bir GO ustası ile
karşılaştırmayı düşünüyor musunuz?" (Do you think to play with a GO Master?)
İngilizce'deki go (gitmek) fiili
ile karıştıran CEO, Japon gazetecinin bir İngilizce hatası yaptığını sanıp
karşı bir soru sormuştu.
"Which master goes? (hangi usta
gidiyor?)"
GO oyununu bilmediği için
söylediği bu aptalca soru salondaki herkesi güldürmüştü. Birilerinin ona
gülmesi, CEO'yu adam akıllı kızdırmıştı. Eğilerek kulağına fısıldayan
asistanından, GO diye bir oyunun olduğunu ve bunun satranç benzeri bir
strateji oyunu olduğunu öğrenmişti. Durumu kurtarmak için, hemen orada
ayaküstü Deepblue 'nun bir sonraki hedefinin bir GO ustasını yenmek olduğunu
söyleyivermişti.
Deepblue ekibi bunu
duyduklarında anda yüzlerini buruşturmuşlardı çünkü bir GO ustasını, bir
bilgisayar ile yenmek neredeyse imkansızdı. Hep denildiği gibi "Bir GO
ustasını ancak bir başka GO ustası yenebilirdi".
CEO "Neden imkansız?" diye
sormuştu.
Deepblue ekibinin
programcılarından biri bu imkansızlığı CEO 'ya kısaca özetlemişti.
"Bir satranç oyunu ortalama
olarak 30 ya da 40 hamle sürer. Satranç tahtasının 8x8 karelik boyutları göz
önüne alındığında her hamlede ideal olarak bir taşın gidebileceği 63 olası
kare vardır. Halbuki gerçekte bir taşın olası yapabileceği hamle sayısı
bundan çok daha azdır. Örneğin bir at etrafı tamamen boş olsa bile en fazla
sekiz hamle yapabilir. Bir vezir en iyi konumda 15 kareye gidebilir. Her
seferinde oynatabileceğiniz taş sayısı da sınırlıdır. Taş sayınız azaldığı
için bu olasılık her seferinde git gide azalır. Sonuç olarak bu türden
kısıtlamalar yüzünde bir satranç oyununda olası oyunlar sayısı bir hesaba
göre 10 üzeri 50 bir başkasına göre ise 10 üzeri 120 olarak hesaplanmıştır.
Çok daha basit kurallara sahip olan GO oyununda ise durum farklıdır. 19 x 19
çizgiden oluşma tahta üzerindeki keşişim noktası sayısı 361'dir yani
(19x19=361). Oyunun başlangıcında 181
Bu rakam çılgınlığı içinde
kaybolan CEO, yine de durumu tam olarak anlayamamıştı. Deepblue üç dakikada
60 milyar olası hamleyi hesaplayabiliyordu. Dünyanın en büyük satranç ustası
Kasparov 'u yenebilmişti, neden başka bir insanı da yenemesin? Sonuçta GO da
bir oyundudeğil mi?
Cevap hemen geldi.
"Deepblue gibi bir satranç
bilgisayarı herhangi bir oyunu oynarken bir karar ağacı oluşturur. Rakibin
olası hamlelerini tek, tek değerlendirip ağacın dallarına birer puan verir.
Hangi dalın puanı yüksekse o oyunu oynar. Örneğin satranç tahtasında rakibin
oynayabileceği olası hamle sayısı bellidir. Her bir hamleye karşı
bilgisayarın oynayabileceği karşı hamle sayısı da bellidir.
Satranç oyunun başlangıcında
beyazın sekiz tane piyonu bir ya da iki kare öne gidebilir. Piyonların olası
hamle sayısı 16 dır. Sağ ve sol kanatta bulunan atların yapabileceği hamle
sayısı da 4 olduğu için ilk başta karar ağacının 20 dalı vardır. Bu 20
hamleye karşı siyahın verebileceği 20 karşılık vardır. İkinci seviyede karar
ağacının dallarının sayısı 20 x 20= 400 olur.
Bilgisayarın kaba işlem gücüyle
bu karar ağacının üst dallarına ilerlemek kolaydır fakat iş GO oyununa
gelince durum biraz değişir. Oyunun 50. hamlesine gelindiğinde olası
pozisyon sayısı 10 üzeri 128 gibi devasa bir rakamdır. Tam bir oyunun bazen
250 hamle sürdüğü düşünülürse bilgisayarın karşılaştığı zorluğun boyutları
açıkça anlaşılabilir.
Ayrıca GO oyunu satranç gibi
aristokrat bir oyun değildi. Yani tüm taşların değeri aynıdır. Oysa
satrançta pozisyonun yanı sıra taşların değeri bilgisayar için bir yol
göstericidir fakat GO 'da asıl olan konumdu, taşlar değil."
Açıklamayı sakince dinleyen CEO
başını anladım anlamında salladı ama yine de astronomik rakamlardan başı
döndüğü için daha fazla matematiksel açıklama dinlemek istemiyordu. Tam
büyük ve şaşalı bir zafer kazanmışken birden karşısına daha önce hiç
duymadığı bir oyun çıkmıştı: GO.
CEO 'nun aptallığı sonucu
fiyasko ile sonuçlanan basın toplantısından sonra basında IBM 'i açıkça
tahrik eder nitelikte yazılar çıkmaya başlamıştı. Teknoloji karşıtı bir grup
fanatik, sefil bilgisayarların asla bir şiir yazamayacağını, bırakın şiir
yazmayı orta düzey bir GO ustasını bile yenemeyeceğini söyleyip
duruyorlardı. Basını yakından takip eden CEO tabi ki bu haberleri okuyordu. Haberleri okudukça köpürüyor ve köpürdükçe Deepblue ekibinin üzerindeki baskısını artırıyordu.
Ünlü PCWorld dergisi kapağına
bir GO tahtası üzerinde siyah taşlarla çevrilmiş beyaz taşlarla yazılmış
büyük bir IBM resmi koymuştu. Altında da "Can IBM beat a GO master?" (IBM
bir GO ustasını yenebilir mi?) diye açıkça tahrik eder bir yazı koymuştu.
Dergiyi gören CEO hırsladuvara fırlatmıştı.
Bu bardağı taşıran son damlaydı,
hemen ekibi topladı.
"Ne istiyorsanız kullanın. 250
paralel işlemci yetmezse 500 tanesini kullanın, o da yetmediyse bin tane.
Eğer o da yetmiyorsa benim dizüstümü ve oğlumun play stationına el
koyabilirsiniz. İşe yarayacak her insanı işe alın, eğer tanrı Zeus size
fikir verecekse Yunanlıların ne dediğini umursamadan ben gidip onu Olimpus'
dan sizin için getiririm aa bir büyük GO ustasını yenin Bütün ekip tedirginlik içinde CEO' ya baktılar. CEO sözünü tamamlamadan durdu. Ekibin hepsine tek, tek baktı, sonra elini hayali bir tabanca yapıp ekibin başına doğrulttu ve "yoksa kendinize başka bir iş bulun" dedi.
Tehdit açık ve kesindi.
Ekip kendi aralarında bir
toplantı yaptı. Bu büyüklükte bir işin altından kalkmaları imkansızdı. Bütün
detaylı açıklamalara rağmen CEO teknik imkansızlığı göremiyordu. İstediği
oyuncak alınmayınca ortalığı dağıtan şımarık çocuklar gibiydi.
Bu kararlarını on sayfalık bir
yönetici özetiyle (!) CEO'ya bildirdiler. CEO kesin vaatler istese de bu
kadarıyla yetinmişti. Rapora şöyle bir bakış atan CEO, "peki hemen işe
başlayın" dedi. Ekip işe başlar başlamaz, CEO hemen bir basın toplantısı
yapmıştı. IBM antetli dosyalardaki iddialı açıklama basın mensuplarını
heyecanlandırmıştı. İşin teknik yönünden çok halkın anlayacağı yarı teknik
magazin türü şeyleri merak ediyorlardı. Yapılacak yeni bilgisayar kaç milyon
dolara mal olacaktı? Bu bilgisayarın gücü, evlerdeki kaç bilgisayarın gücüne
eşitti? Yeni bilgisayarın adı ne olacaktı? Hani utanmasalar ekibin güzel
programcılarından birinin bikinili fotoğrafını bile isteyeceklerdi.
CEO bunlara oldukça yuvarlak ve
abartılı rakamlar ile cevap verdi. Bilgisayarın adı GoDeepBlue olacaktı. Bir
gazeteci daha önce hiç sorulmamış bir soruyu soruverdi. "Hangi GO ustası
GoDeepBlue ile karşılaşacaktı."
Bu kimsenin aklına gelmemişti.
CEO kendine özgü abartılı öz güveniyle "tabi ki en iyisi ile" deyiverdi.
Ekip tekrar yüzünü buruşturdu.
Yapılacak bir şey yoktu. Hemen işe başladılar. GO gibi çok basit kurallı
olan ama bilgisayar açısından demirden leblebi olan bir oyun için bildikleri
tüm numaraları kullanmaya karar verdiler. Şapkadan tavşan çıkarmanın zamanı
gelmişti.
Klasik karar ağacı yöntemini,
genetik algoritma ile karıştırıp bir GO programı yazdılar. Böylece oynama
sırası bilgisayara gelince, sonraki beş ya da on hamle sonrasındaki olası
hamle sayısının korkunç büyüklüğüne rağmen genetik algoritma "en iyi" olmasa
bile en iyiye yakın bir sonuç buluyordu.
Ama oyunun ileriki aşamalarında
genetik algoritmanın "iyiye yakın bir" sonuç bulması çok zaman alıyordu;
yaklaşık olarak altı saatlik işlem süresi gerekiyordu. Karar ağacı iyice
dallanıp budaklanıp, GoDeepBlue'nun içinde kaybolduğu bir cangıla dönüyordu.
Her hamle için altı saat beklenemeyeceği için karar ağacı, artı genetik
algoritma metodu yeterli değildi.
Ekibin en genç üyesi, "GoDeepBlue'yu
eğitelim" dedi. "Nasıl satranç bilgisayarlarında hazır oyun kütüphaneleri
varsa, bizde buna benzer şekilde programa bir uzman sistemi (expert system)
ekleyelim ve GoDeepBlue'yu bir uzmanla eğitelim."
Bu fikir işe yarayabilirdi.
Gökyüzünü günde on dakikadan fazla görmeyen programcılar hemen programa bir
uzman sistemi eklediler. Uzman sistem iki ana bölümden oluşuyordu. Kendi
hafızasını oluşturan "kütüphane" modülü ve bu kütüphane modülüne veri
sağlayan, sinir ağları modülü ile karmaşık bir sistemdi.
Bu uzman sistemin
uzmanlaşabilmesi için GoDeepBlue' nun ders alması gerekiyordu. Bir öğretmen
bulmaları gerekiyordu. Amerika'nın en büyük GO ustalarından George Lamov 'u
buldular. Lamov Japonya'da görev yaparken GO oyununa merak salan eski bir
askerdi. Kısacık kesilmiş saçları ve keskin hareketleri zaten asker
geçmişini belli ediyordu.
Lamov, IBM' in, "GoDeepBlue' ya"
GO dersleri verme teklifini kabul etti. İster insan olsun isterse
bilgisayar, Lamov isteyen herkese GO oyununu öğretmeye söz vermişti.
Japonya'daki ustası böyle istemişti ve Lamov 'un ustasına neredeyse sonsuz
bir saygısı vardı.
Ama oyuna bakış açıları çok
farklıydı. Lamov için GO bir oyundan öte, savaşın ta kendisiydi. Zaten oyun
tarzı diğer ustalar tarafından fazla atak ve yıkıcı bulunurdu. Özellikle
kendi ustası tarafından. "Tahta üzerinde dans etmiyorsunuz Bay Lamov, siz
kır çiçeklerini eziyorsunuz" diye tatlı, tatlı dalga geçerdi. Ama Lamov bu
konuda katıydı. İster tahta üzerinde olsun isterse
Lamov her gün öğleden sonra cam
piramitten binaya geliyor ve dört saat boyunca GoDeepBlue ile GO oynuyordu.
Lamov uzun parmakları ile bir taşı alıp tahta üzerinde bir yere koyuyor ve
operatöre hamlesinin koordinatlarını söylüyordu: yatay 16- dikey16. Operatör
önündeki klavyeden bu hamleyi yazdıktan sonra, her ikisi de sabırla
GoDeepBlue' nun bir cevap vermesini bekliyorlardı. Ekibin ekledikleriyle
birlikte yedi yüz elli olan paralel işlemci arasında bitler korkunç hızda
akmaya başlıyordu. GoDeepBlue önce 30 hamle sonrasına kadar bir karar ağacı oluşturuyordu. Oyunun başlangıcında bu karar ağacının son düzeyindeki dalların sayısı 10 üzeri 53 gibi bir rakama ulaşıyordu. Kendi yarattığı cangılda kaybolmasın diye program bazı başlangıç dallarını buduyordu. Tabi bunu yaparken de kütüphanesine bakıyordu. Budadığı dallardan sonra gerikalan kısım gezintiye çıkmak için daha makul bir orman oluşturuyordu.
Bu noktadan sonra GoDeepBlue
genetik algoritma modülünü devreye sokuyordu. Hemen anne ve baba yollar
oluşturuyor, oluşturduğu bu anne babalardan çocuklar yaratıyor, sonra
çocuklar arasında en iyisini seçiyor ve bunlardan da yeni çocuklar
yetiştiriyordu. Sonuçta en iyi olmasa bile "en iyiye" yakın bir sonuç
bulabiliyordu. Bulduğu sonucu ekrana yazıyordu. Operatör
Lamov ile ilk çalışmaya
başladığında GoDeepBlue çok acemiydi. Ama programa eklenen uzman sistem ve
sinir ağı programı sayesinde GoDeepBlue, "öğreniyordu". Bir oyunda yaptığı
hatayı ikinci kez tekrarlamıyordu. Kapalı bir alanın içine bir daha
bakmıyordu. Orasının ölü bölge olduğunu hemen öğrenmişti. Kendi egemenlik
alanını oluşturmayı ya da rakibin bir yerde
GoDeepBlue, Lamov 'dan ders
alırken aralarında tuhaf bir ilişki başlamıştı. Lamov için GoDeepBlue bir
ekran, program ve mikroçip yığını değildi. O Lamov 'un öğrencisiydi. Her
usta gibi o da öğrencisine karşı saygılıydı ve seviyordu. Evet! Lamov,
GoDeepBlue 'yu seviyordu. Bir dersin bitiminde ekibin başı GoDeepBlue' yu
gösterdiğinde ona sevgiyle dokunmuştu.
Diğer taraftan GoDeepBlue' da
ustasını seviyordu. Ekibin ve programcıların farkına varmadığı bir şey
oluyordu. GoDeepBlue, Lamov' un oyun tarzını kapmıştı. Aslında bu beklenen
bir şeydi. İçindeki uzman sistem, uzmanı kopyalamak için yapılmıştı.
GoDeepBlue' da ustasını kopya ediyordu. Hani neredeyse ona Lamov' un kopyası
denilebilirdi.
GoDeepBlue da, Lamov gibi oyunda
çok ataktı. Hırslı ve acımasız bir kişilik sergiliyordu. Bir Japon deyişine
göre, bir insanın kişiliğini öğrenmek için onunla bir el GO oyunu oynamak
yeterliydi. GoDeepBlue ile oyun oynayan bir usta, onun için, "kaba", "zafere
odaklanmış","acımasız" ve "estetikten yoksun" bir zorba olduğunu
söyleyeceklerdi. Sanki sadece Lamov' un asker yanını değil, aynı zamanda
nasıl olduysa CEO' nun hırslarını, kabalığını ve aç gözlülüğünü de almıştı.
"Bay Lamov, ona acımasız olmayı
öğretin" diyordu her seferinde CEO. Lamov da, acımasız bir eğitim başçavuşu
gibi hafif gülümseyerek başını sallıyordu.
Altı ay boyunca GoDeepBlue her
gün (pazarları dahil) Lamov ile GO oynadı. Bu arada programın tüm alt
modüller sayısız kere değiştirildi. Oyun kütüphanesi zenginleştirildi,
genetik algoritma hızlandırıldı vs. vs.
Bir Cuma öğleden sonrasında,
operatör GoDeepBlue' nun son hamlesini Lamov' a sıkıntıyla söyledi: yatay 1-
dikey 16. Lamov taşı yerine koydu, sonra tahtaya baktı ve sevinçle kahkaha
attı, sonra sıkıntılı operatöre dönüp "Beni yendi!" dedi. Şaşkın operatör
önce anlayamadı ama sonra ekrana bakınca son hamlenin altında "I won, you
lost" (Ben yendim, sen yenildin)
Bu haber başta CEO olmak üzere
tüm IBM ekibini çılgınca sevindirmişti. İşte bir imkansızı daha
gerçekleştirmişlerdi. CEO kendi odasında deli naraları atıyordu.
Lamov da çok mutluydu. Yenilmiş
olmasına rağmen çok mutluydu. Öğrencisini yetiştiren bir ustanın haklı
gururunu taşıyordu.
Ekranda yanıp sönen imlece bakıp
"aferin oğlum" demişti.
Kendine olan güveni tekrar
yerine gelen IBM, hemen bir basın toplantısı yapıp gelişmeleri duyurdu. IBM
artık büyük bir GO ustası ile karşılaşmaya hazırdı. GoDeepBlue her şeyiyle
hazırdı.
Haber sadece bilgisayar
dergilerinde değil, dünyanın her bir köşesinde "IBM 'den ilginç bir haber"
diye duyuruldu.
Gazeteciler dahil herkesin
merakla sorduğu soru "Peki kiminle karşılaşacaktı?".
Yakında bir basın açıklaması ile
duyuracağız denilerek olay geçiştirildi. Kısa etekler giyen, güzel bacaklı
uzmanlarından oluşma IBM halkla ilişkiler bölümü CEO' nun emriyle Büyük Go
Ustası aramaya başladılar. Çok fazla aramalarına gerek yoktu aslında. Büyük
Usta olarak anılan üç kişi vardı. Aynı zamanda Lamov' un ustası olan
Yoshioro Tanaka artık elini kaldıramayacak kadar
Diğer büyük usta ise bir
Fransız'dı. Sefil bir bilgisayar ile oynamayı kendine hakaret olarak
görüyordu. Kendisiyle konuşması için gönderilen güzel kadına bunun kendisi
için onursuzluk olduğunu söylemiş ve hemen ardından GO felsefesi üzerine
uzun ve sıkıcı bir tirada başlamıştı. İnsan yense ya da yenilse bile
rakibiyle gurur duymalıydı. Bu bir eski savaşçı geleneğiydi. Bu
IBM adına konuşan kadın, onur
olmasa bile para ve şöhret elde edebileceğini söyleyip, önerdikleri rakamı
fısıldayıvermişti: tam tamına bir milyon dolar. Fransız usta neşeli bir
kahkaha atıp, zaten yüklü bir servetin sahibi olduğunu söylemişti. Kadın tam
fazla para göz çıkarmaz gibisinden bir şeyler söylemek isterken onu
susturmuş ve görüşmeyi bitirmişti.
IBM için geriye tek seçenek
kalıyordu; münzevi Türk. Lamov' un başından beri en çok istediği rakip de
zaten oydu.
Kendi ortalarda olmasa bile
münzevi Türk 'ün efsanesi ortalıklarda dolanıyordu. Türkiye'nin seçkin
üniversitelerinden olan ODTÜ'de mühendislik okurken, okulun GO kulübüne
gitmişti. O yaşlardaki tüm gençler gibi aslında biraz sosyalleşmek ve bir
iki güzel kızla tanışmak amacıyla üye olmuştu. Bir kıza aşık olurum umuduyla
üye olduğu kulüpte GO oyununa aşık olmuştu. Bu
Zaten oyun oynarken amacı Lamov
ve diğerleri gibi ne olursa olsun kazanmak değildi. Oyun bittiği zaman tahta
üzerinde kendi deyimiyle "zarafete" sahip bir tablonun ortaya çıkmasını
istiyordu. Zaten kendisini bir GO ustasından çok "ressam" olarak tanımlardı.
Sırf oyunun sonunda zarif bir görüntü çıkması için bilerek onun kaybetmesine
yol açacak hamleler yaptığı Kendine has bir oyun stili vardı. Rakibinin gücüyle rakibini yenerdi. Kişiliği gibi sakin bir oyunu vardı. Öfkelenmez, sabırsızlanmaz ve en önemlisi yenmek için özel bir çaba göstermezdi. Ama işte nasıl yapıyorsa (buna ustalık demek en doğrusu) rakibini yenerdi.
Bunu Lamov da öğrenmişti. Bir
büyük turnuvada karşısında oturan gergin Lamov 'u yendiğinde o sadece
gülümsüyordu. Aslında bu bir zafer kazanmaktan çok, tahta üzerinde oluşan
görüntünün verdiği haz ve mutluluktan kaynaklanıyordu.
Ama Lamov bundan hiç
hoşlanmamıştı. İki kere daha oynadılar. Her ikisinde de münzevi Türk galip
gelmişti. Lamov bu sakin gülümsemeyi hiç unutmamıştı.
Münzevi Türk, büyük ve parlak
bir GO kariyerinin tam ortasında birden her şeyden elini eteğini çekip,
Karadeniz kıyılarında bir köyde, köyün de epey dışında tek başına münzevi
bir hayata geçivermişti. Bu kaçışın nedenleri ve niçinlerini kimseye
açıklamamıştı. Aslında kendi de tam olarak bilmiyordu. Bir sezgi, içinden
gelen bir ses...
Tüm dostlarıyla vedalaşıp kısaca
"ben gidiyorum" dedikten sonra dört yıl boyunca ne kimseyle GO oynadı ne de
görüştü. Haftada bir kere, bir şeyler almak için kasabaya indiğinde
kasabanın esnafıyla bir iki kelime konuştuğu oluyordu ama onun dışında
elektriğin bile olmadığı kulübede herkeslerden uzak, tam anlamıyla münzevi
bir yaşam sürüyordu.
Kulübede tek başına her gün
saatlerce meditasyon yapıyor, dağlarda uzun süre yürüyor ve kendi kendine GO
oynuyordu. Alabildiğine basit ve yalın bir yaşamdı. Elektrik, telefon ve
bilgisayar yoktu. En önemlisi insanı bezdiren kalabalıklar yoktu. Herkes
onun bir şey aradığını söylüyordu ama o aslında kaybetmek için gelmişti bu
dağ başına. Her şeyi yitirmek adına
Son model bir arazi arabasına
binmiş IBM Türkiye yetkilileri, yanlarındaki Amerikalı Halkla ilişkiler
uzmanına kimsenin iki milyon dolara hayır diyemeyeceğini söyleyip, onu ikna
etmeye çalışıyorlardı. CEO halkla ilişkiler uzmanını Türkiye'ye gönderirken
"ya o Türkü ikna et ya da geri dönme" demişti. Pazarlığa 500 bin dolar ile
başlayacak ve iki milyon dolara kadar
En sonunda çamurlara bata çıka
kulübenin yanına gelebilmişlerdi. Münzevi Türk ortalıklarda yoktu. onlara
eşlik eden rehber eliyle dağları gösterip "yürüyüşe çıkmıştır Mehmet bey"
demişti. Kulübenin kapısı da açıktı. Amerikalının en çok garibine giden de
bu olmuştu. Nasıloluyor da kapı açıktı? Sıkıntılı geçen üç saatlik bir beklemenin ardından münzevi Türk gelmişti. Pek fazla misafiri gelmediği için biraz şaşırmıştı. Rehberle ayaküstü sohbet edip şakalaşmışlardı.
Amerikalı halkla ilişkiler
uzmanı ile birlikte gelenlerden biri durumu özetledi. GoDeepBlue ile
yapılacak bir maç karşılığında 500 bin dolar teklif ediyordu IBM. Bu rakam
münzevi Türk dışında oradakilerin tümünü heyecanlandırmıştı.
O ise sadece bakıyordu. Bu
suskunluğunu rakamın azlığına yorumlayan halkla ilişkiler uzmanı hemen 600
bin dolar deyiverdi.
Gülümsedi ve "ben size çay
yapayım" deyip kulübeye gitti. Pek sık ziyaretçisi gelmiyordu.
Onun kulübeye gitmesi rehber
hariç herkesi paniğe sürüklemişti. Ya kabul etmezse? Basit bir piknik
tüpünün üstünde çay yapan adama, panik içinde sürekli yeni rakamlar
söylüyorlardı, "700 bin dolar, 900 bin, 1 milyon 500 bin dolar. Tanrı
aşkına! Bu bir servet, nasıl reddedersiniz?"
Sonunda iki milyon dolar teklif
edildi. Yine gülümsedi.
Bu gülümsemenin anlamı neydi?
"Kabul ediyor musunuz?".
"Peki kabul ediyorum. Parayı
benim adıma bir hayır kurumuna bağışlayabilir misiniz?"
Gelenler bir an şaşkınlığa
düştü. Hemen toparlandılar ve "tabi ki, bu çok kolay" dediler.
"Bir de.."
"Evet bir de?"
"Oyunu burada oynayacağım, bir
yere gitmek istemiyorum. Ve sadece tek bir oyun oynarım"
Bir an hayal kırıklığına
uğradılar. Bunu danışmaları gerekiyordu. Hemen evet ya da hayır demek
istemiyorlardı. Bir gün süre istediler.
Münzevi Türk "tabi" dedi.
Nezaket icabı ince belli bardaklardan çaylarını içtikten sonra hemen
kaldıkları şehre dönüp merkezi aradılar. Aradaki saat farkından dolayı
uykusunda olan CEO durumu öğrenince münzevi Türk'e okkalı bir küfür savurdu.
Gecenin sabahında GoDeepBlue
ekibiyle yapılan toplantıda, bu isteğin çok da zor olmadığını hatta halkla
ilişkiler ve reklam açısından daha iyi olduğuna CEO ikna oldu. Bir tarafta
dağ başında bir kulübe ve diğer tarafta ise modern cam bir piramitte duran
GoDeepBlue vardı. Bu çelişki herkesin hoşuna gidecekti. Teknik olarak ise bu alabildiğine kolaydı. Bir uydu sistemi ile iletişim kurulurdu. Her iki tarafta da bir noter hamleleri izler ve onaylardı. Münzevi Türk bir kameraya hayır demezdi herhalde.
"Kamera mı? hmmm, tabi olabilir"
dedi münzevi Türk. Gelenlerin hepsi rahatladılar ve gülümsediler.
Anlaşma hemen hazırlandı ve
imzalandı. Münzevi Türk'ün sadece kurşun kalemi olduğu için ekipten biri
memnuniyetle kendi dolma kalemini uzatmıştı.
"İki ay sonra tekrar görüşmek
üzere" deyip memnuniyetle ayrıldılar.
CEO' dan "başla" emrini alan
ekip GoDeepBlue üzerinde son rötuşları yapmaya başladılar. Lamov yine
GoDeepBlue ile oynuyordu ama artık her seferinde bilgisayar kazanıyordu. Her
yenilişinde Lamov memnuniyetle mırıldanarak "aslan oğlum, ona gününü göster"
diyordu.
IBM, münzevi Türk ile GoDeepBlue'
nun karşılaşacağını şaşalı bir basın toplantısı ile duyurunca hem dünya
basını hem de Türk basını olayın peşine düşmüştü. Hepsi de sıkıntılı Pazar
günleri okunan gazete eklerine koymak için münzevi Türk ile röportaj yapmak
istiyorlardı.
Ama gittiklerinde kulübe boştu.
Arabalarda yatıp kalkan gazeteciler dahil olmak üzere herkes "nerede bu
adam?" diyordu.
GoDeepBlue ekibi kaygılıydı ama
CEO ise tam tersine alabildiğine sakindi. Münzevi Türk ortadan kaybolsa ve
maç yapılmasa bile bunu "karşılaşmadan kaçtı" diye duyurabilirdi. Bu da
doğal olarak GoDeepBlue' nun üstünlüğünün ispatı olacaktı.
"Bizimle iletişim kurmak
isterseniz kullanırsınız" diye verdikleri uydu telefonuyla IBM 'i arayan
münzevi Türk, "kaygılanacak bir şey olmadığını, sadece kalabalıktan kaçmak
için dağda bir yerde çadırda kaldığını, karşılaşmanın yapılacağı gün
kulübede olacağını" söyledi. Sonra da uydu telefonunu kapamıştı.
Bu kısa telefon görüşmesi hemen
basına bildirildi. Bütün ajanslar bunu dünyaya geçtiler. Münzevi Türk'ü
bulamayan gazeteciler, onunla ilgili her şeyi araştırmaya başladılar. Okul
yıllığındaki gülümseyen fotoğrafının altına "gizemli oyuncu" gibi ilgi
çekici başlıklar atarak hayat hikayesini verdiler. Ailesiyle ve
tanıdıklarıyla görüştüler. Aynı zamanda adaşı olan yakın dostu Önceden kararlaştırılan maç günü geldiğinde dağ başındaki kulübenin etrafında büyük bir kalabalık vardı. Üzerinde kocaman IBM yazan bir TIR hemen dikkat çekiyordu. Tabi TIR 'ın üzerindeki iki büyük uydu anteni televizyon yayını ve iletişim içindi. Ellerinde telsizlerle koşuşturan görevliler maçın yapılacağı masanın etrafında kameraları ve spotları yerleştiriyorlardı. Bir kenarda ufak ekranlarda masa ve üç sandalye görünüyordu.
Bütün bu olan bitene
gülümseyerek bakan münzevi Türk, piknik tüpünde hazırladığı çayın
demlenmesini beklerken oldukça basit kahvaltısından ufak lokmalar alıyordu.
Etrafına doluşan gazetecilerin sorularına cevap vermiyor, sadece nazikçe
onlara çay içip içmeyeceklerini soruyordu. Neden sonra, görevlilerden biri gelip kendilerinin hazır olduğunu, yarım saat sonra oyunun başlayacağını söyledi. Münzevi Türk başını sallayıp "tamam" dedi.
Karadeniz havası hep yağmurlu
olmasına rağmen nedense o gün oldukça güneşliydi. Demlediği çayı ince belli
bir bardağa dolduran münzevi Türk yavaşça kalkıp oyunun Türkiye ayağı olan
masanın başına geçti. Karşısında olan gençten bir görevli ve onun da önünde
IBM logolu bir dizüstü vardı. Gülümseyerek el sıkıştılar. GO tahtası ortada
duruyor, her ikisinin taşların olduğu
Masanın biraz yanında duran
noter kısa bir konuşma yaptı. Tüm hamleleri kaydedecekti. Aslında bunu yapan
yüzlerce kişi olacaktı ama işin resmiyete dökülmesi gerekiyordu çünkü
ortadaki para epey büyüktü. Kimin hangi renk taşlarla oynayacağını
belirlemek için yazı tura atıldı. Münzevi Türk siyahlarla oynayacaktı,
GoDeepBlue ise beyaz taşlarla. Merkezle bağlantı kuruldu. Ekranda yanıp sönen imleç GoDeepBlue' nun ta kendisiydi. Sabırsız bir boğanın nefes alış verişlerini andırıyordu.
Merkezde ise toplantı odasında
CEO, Lamov ve GoDeepBlue ekibinin tüm üyelerinin yanı sıra yaklaşık olarak
iki yüz gazeteci, GO oyuncusu ve meraklı vardı. Ara sıra birkaç mırıltılı
konuşma dışında ortalık sessizdi. Duvarda büyük bir ekranda büyük bir GO
tahtası vardı. Herkes biraz sinirliydi, özellikle CEO.
Vakit gelince bir komutan
edasıyla "başlayalım" dedi. Binlerce kilometre ötedeki görevliler bu komutu
alınca münzevi Türk'e nazikçe "buyurun" dediler. Önce ince belli bardaktaki
çayından bir yudum aldı, daha sonra cam kaseden bir siyah taş alıp 19 x 19
tahtanın yatay 9 dikeyde ise 9 koordinatlarındaki keşişim noktasına koydu.
Gençten görevli hızla klavyeden hamleyi girdi.
GoDeepBlue daha uzakta bir yerde
kendi bölgesi olarak gördüğü yere bir taş koydu. Çayından bir büyük yudum
daha alan münzevi Türk, birinci hamlesinde koyduğu taşın çaprazına ikinci
taşını yerleştirdi. Hırslı GoDeepBlue hemen karşılığını verdi. Önünü kesti.
Anlayışla gülümseyen münzevi
Türk, yeni hamlesini oynadı. Bu hamle garipti. Bir alan oluşturmaktan çok
açılan bir yay gibiydi. Ne yapmaya çalıştığını kimse anlayamamıştı.
Öğretmeninin hırsını ve acımasızlığını olduğu gibi alan GoDeepBlue şiddetle
karşılık verdi ve münzevi Türk'ün peşinden gitmeye başladı. Avını arayan
huzursuz bir kaplan gibiydi. Aksine münzevi Türk sanki kır gezintisindeydi.
On beşinci hamleye gelince
ortaya bir spiralın görüntüsü çıkmıştı. Önde münzevi Türk, hemen arkasında
GoDeepBlue, spiralın ilk halkasını tamamlamışlardı. Başta GoDeepBlue olmak
üzere herkes sabırsızca münzevi Türk'ü bekliyorlardı. GoDeepBlue spiralı
dıştan takip ettiği için şu anda o kazançlı görünüyordu.
Cam piramide benzeyen binanın
içindeki ekip sevinç içindeydi. Oyunun şu anda hakimi
GoDeepBlue' ydu. CEO keyifle
purolarından birini yaktı. Lamov hariç herkes iyimser ve sevinçliydi. Türk
normal oynamıyordu, bu onun tarzı değildi, biliyordu. Sezgileri bir tuzağın
olduğunu söylüyordu. Münzevi Türk, onun oğluna bir tuzak kuruyordu ve
GoDeepBlue bu tuzaktan sanki kurtulamayacaktı. Bu spiralın anlamı neydi?
"Hadi gülümse Lamov, Türk'ü
yeniyoruz işte" diyen CEO' ya isteksizce gülümsemişti. CEO' nun uzattığı
puroyu nazikçe reddetti.
Türk, GoDeepBlue'ya
aldırmaksızın spiralını devam ettiriyordu. İkisi de tahtanın dönmeye
başlamışlardı. Spiral büyüdükçe GoDeepBlue daha da kazançlı hale geliyordu.
Çünkü spiralı dıştan sardığı için siyah taşları hapsediyordu.
Spiral 10 x 10 noktalık bir
alanı doldurunca münzevi Türk, birden tahta üzerinde yönünü değiştirdi ve bu
sefer saat yönünün tersinde bir spiralı oluşturmaya başladı. GoDeepBlue
durakladı. Karar ağacının dallarını uzattı, daha fazla genetik algoritmaya
yüklendi ve sık, sık kütüphanesine baktı.
Spiralın merkezden başlayıp
devam eden döngüsü onu da döngüye sokmuştu. Doğası gereği kendi karar
ağacında spiralı büyütüyordu ama spirallerin bir başlangıç noktası olmasına
rağmen bitişi yoktu. Evreni kaplayacak kadar büyük olabilirlerdi. Tabi ki
GoDeepBlue bunu bilmiyordu.
Spiralı büyüttükçe büyütüyordu.
Hamle yapmak için daha çok bekliyordu. 750 paralel işlemci arasında sıfırlar
ve birler çılgınlar gibi akıyordu.
GoDeepBlue sinirlenmeye ve
öfkelenmeye başlamıştı. Spiralın ters dönmesi onu döngünün içinde ikinci bir
döngüye sokmuştu sanki.
Lamov anladı. Münzevi Türk,
bilgisayarın devasa işlem gücünü ona karşı kullanıyordu. GoDeepBlue ve
diğerleri fark etmese bile aslında oyun GoDeepBlue ile GoDeepBlue arasında
oynanıyordu.
İnsanlar gibi bir bilgisayar
için tehlikeli şeylerden biri döngüye girmekti. Bir bilgisayar döngüye girer
ve çıkmak için gerekli şart yerine gelinceye kadar döner dururdu. Eğer
döngüden çıkış yoksa sonsuza kadar bu döngünün içinde kalabilirdi. Tabi biri
bilgisayarı kapatmazsa. Programcılığa başlayan her yeni yetmenin ilk
öğrendiklerinden biriydi bu.
Spirale bakan bir insan gibi
hipnotize olmuş gibiydi GoDeepBlue. İkisi de spiralın etrafında bir tur daha
attılar. Sonra münzevi Türk şaşırtıcı bir hamle ile tahtanın bir köşesine
bir taş koydu ama GoDeepBlue bu hamleyle hiç ilgilenmedi. O spirale takılıp
kalmıştı. onun etrafında dönmeye devam ediyordu.
Şaşkın GoDeepBlue spiralın
etrafında dönerken münzevi Türk hiç istifini bozmadan güzel bir dikdörtgen
oluşturdu. Spiralı de içine alan oldukça büyük bir dikdörtgen. Daha sonra
dikdörtgeni dışarıdan içeriye doğru doldurmaya başladı. Hem de hamle sırası
kendine geldiğinde hiç düşünmeden, öylesine. Dikdörtgeni dolduran son taşı da koyunca gülümseyerek yakında duranlardan birinden bir bardak çay rica etti, "birazcık demli olsun lütfen, teşekkür ederim".
GoDeepBlue yenilmişti. Bir
dikdörtgenin içinde hapis olmuştu. GO oyunun kuralı basitti. Taşların
kapattığı alanlar sayılırdı. Hangi renkteki taş daha fazla alan kapatmışsa o
galip gelirdi. Artık kazanmasına imkan yoktu.
Çayı gelince gülümseyerek
karıştırdı. Kendi sardığı sigaralardan bir tanesini yaktı. GoDeepBlue'nun
hamlesini bekledi. Dizüstü ekranındaki "you won, i lost" (sen kazandın ben
kaybettim) yazısını okuyan gençten görevli şaşkınlıkla münzevi Türk'e baktı.
Sonra kendine geldi ve centilmenliği elden bırakmayarak IBM adına elini
uzatıp tokalaştı. Bir anda flaşlar patladı. Oyun bitmişti.
Binlerce kilometre uzaktaki cam
piramitteki CEO öfkeyle büyük odayı terk ederken, Lamov fısıltıyla
"kahrolası Türk, yine yendi" diyordu. Dağ başındaki yorgun ve hayal kırıklığına uğramış IBM ekibi eşyalarını toplarken, münzevi Türk kendini yitirmek için buraya geldiğinde sekiz yaşında olan yeğeninin, kendisini satrançta hep yendiğini hatırladı. Gerçekten iyi oynuyordu kerata. Kendi kendine gülümseyip, kulübesine doğru yöneldi.
Mehmet Emin ARI
|
||
|
|
||
|
|
||